O sene birinci sınıfın X şubesi korkunç bir sınıftı.
Ben, ömrümde, bu kadar kabiliyetsiz çocukların bir araya toplandığı bir sınıf daha görmemiştim. Çoğu "iki senelik" olduğu hâlde, sanki özellikle öğrenmemek kararıyla el birliği etmiş gibi, iki satır okuyamıyorlar, bir satır yazamıyorlardı. Hele “dilbilgisi” dersinde “dehşet”tiler!..
Sınıfa girerken tüylerim diken diken oluyordu!..
"Çocuk milleti"ni kayıtsız, şartsız seven bir öğretmen olduğum hâlde, çocuğa pek az benzeyen bu çocuklar karşısında âdeta kişiliğimi kaybediyor, bambaşka bir insan oluyordum. Belki de bunun için onlara bir şey öğretemiyordum. Öteki şubede başarı yüzde seksen beş olduğu hâlde, bu şubede ikinci dönem sonuna kadar yüzde otuz bile değildi. Gerçi bunları öbürlerinden bir buçuk ay kadar sonra almıştım, ama bu derece geri kalmak için şüphesiz bu bir sebep değildi. Hem onlar, her derste geriydiler; bazı arkadaşlar; hepsinin sınıfta kalacağını bile söylüyorlardı. Öteki şubede "tembelce" saydıklarımız ayarındaki talebeleri bu şubede iftihar listesine yazıyorduk!
Küçük Mehmet Yakut da işte bunlardan biriydi. Hemen hemen babası yerinde kocaman adamların yanı başında bir nokta kadar küçücük, yırtık gömleği, yamaları kopuk elbiseleriyle cin gibi otururdu. Pırıl pırıl ve fırıl fırıl dönen küçük, yuvarlak gözleri vardı. Onu, içimden, pek sevimli bir fındık faresine benzetirdim.
Benden müthiş korkuyordu. Niçin?.. Bilmiyorum... Kendisine bir fiske vurmuş değildim; böyle olduğu hâlde, herhangi bir sebeple sırasına yaklaşsam kıpkırmızı kesilir, küçük ellerini -ipi çekilen bir kukla gibi- çabucak kaldırıp başına siper ederdi. Bu hâli bir yandan içimi acıtır, bir yandan da bilmem niçin, hoşuma giderdi. Bazen de öfkelenirdim...
Aylar ve aylar geçtiği hâlde, isimle sıfatı bir türlü birbirinden ayıramayan; zamire fiil, fiile bağ diyen; okuduğunu anlamayan, kazara anladığını da asla anlatamayan bu acayip sınıftan bıkmış usanmıştım.
Üçüncü dönem başında bütün umudumun, bütün çalışma gücümün tükenmiş olduğunu gördüm.
İçimdeki, onları yetiştirme hırsıyla birlikte öfkelerim de sönmüştü. Onların öğrenmemek inadı karşısında kendimi kaybederek kızıp köpürmekten, bağırıp çağırmaktan birdenbire vazgeçtim...
Ben yenilmiştim. Bu acı gerçeği kabul ediyordum...
Bu sıralarda çarşamba gününün ikinci saati boş kalan bitişik sınıftan beş, on öğrenci o saati geçirmek üzere benden izin aldılar. Hepsi de zeki, uyanık, sevimli çocuklardı.
İçlerinde Rıfkı Ezici adında biri vardı ki gülünç olaylar karşısında kendini hiç tutamaz; beyaz, şişman yumruklarını ağzına tıkayarak, kıkır kıkır gülerdi. Onu bu huyundan bir türlü vazgeçirememiştim.
Bizim meşhur X şubesinde derse kalkan her öğrenci Rıfkı'yı gülmekten katılacak hâle getiren cevaplar veriyordu. Zavallı çocuk, makaraları koyuvermemek için iki yumruğuyla ağzına basıyordu ve gelincik gibi kızaran yanaklarına gözlerinden yaş akıyordu...
Ben hiç kızmadan, X'lilere:
-Görüyorsunuz ya, dedim, onlar da sizin sınıfınızda, sizin yaşınızda hatta birçoğu sizden pek küçük çocuklar. Hep aynı ilin çocuklarısınız ve aynı öğretmenlerden ders okuyorsunuz. Böyle olduğu hâlde, işte, onlara alay konusu olacak kadar onlardan gerisiniz. Bu, ağlanacak bir hâldir!
O zaman küçük Mehmet, avuçlarını çaresizlikle açarak başını salladı. Bu hareketi elinde olmadan yapmıştı...
-Ne o?., dedim.
Kıpkırmızı kesildi; gözlerini kırpıştırdı. Israr ettim:
-Söyle, söyle! Haydi! Birden cesaretle:
-Vallah ben çalışıyem öğretmen, dedi. Çalışıyem amma...
Güldüm, başını okşadım:
-Çalış! Daha çok çalış! –Yedi bekliyem, yedi!..
-Olsun. Sen altılık bil, ben sana yedi vereceğim.
-Galhanda (kalktığım vakit) unudiyem!
-Unutmazsın, iyice çalışırsan unutmazsın!
-Şaşıriyem, öğretmen!
-Şaşırmazsın canım! Ne var şaşıracak? Ben yabancı mıyım?.. Bak, gelecek derse seni tahtaya kaldıracağım, bilmezsen de kızmayacağım, ama bilirsen yediyi aldın gitti!
-Dorgu mu diyisen?..
-Elbette doğru söylüyorum. Öğretmen yalan söyler mi? Haftaya bugün! Anladın mı?.. Sana koca bir hafta müsaade!..
Küçük, parlak gözlerindeki minnet ve umut ifadesi o kadar kuvvetliydi ki benim kalbimi de bir mutluluk rüzgârı doldurdu.
Ve nihayet o gün geldi.
O önemli gün geldi, çattı!
Mehmet Yakut için bu, bir onur meselesinden de fazla bir şey, âdeta bir hayat memat meselesiydi! Bunu anlamak için yüzceğizine bir bakmak yeterdi.
Bu gibi işlerle zerre kadar ilgilenmeyen sınıfı da nedense bu konu meraklandırmıştı. Hepsinde olağanüstü bir coşkunluk vardı ve herkesin gözü "küçük"te idi. Zavallı yavrucuğum büsbütün sıkılıyor, sahici yakutlar gibi kıpkırmızı kesiliyordu...
Çok neşeli göründüm:
-Bakayım, küçüğüm! Ooo!.. Bu gözler bana meydan okuyorlar! -Oysa küçük, gözlerini korkuyla kırpıştırıyordu!- Bu gözler, "Ne sorarsan sor, hepsini biliyoruz!" diyorlar... Madem ki öyledir, ben de inadıma kolay şeyler soracağım. Aç bakalım şu kitabı, istediğin yerden oku!
-Sen ne yandan dersen, o yandan ohuyam, öğretmen!
- Oku işte çocuğum, neresini çok seviyorsan, orasını oku! Okudu ve anlattı.
Bundan evvelki derslerle ölçülemeyecek kadar iyiydi.
-iyi, dedim, mükemmel!.. Gördün mü bak, çalışınca ne güzel oluyor! Hele biraz da tahta başına geç bakalım!
Tahtaya, idam sehpasına bakan bir mahkûm gibi baktı. O zaman benim kafamın içinde de bir şimşek parladı:
Demek onları asıl korkutan bu, "tahta başı" faslıydı.
Bu korkuyu şüphe yok ki benim yanlış tutumum uyandırmış olacaktı. Bunu zamanında anlamış olsaydım, dilbilgisini, onlara tahtasız öğretmenin yolunu arar bulurdum. Fakat ne yazık ki çok geç kalmıştım...
Mehmet Yakut, bir nar tanesi gibi küçük ve kırmızı, tahta başına geçti.
-Yaz, küçüğüm; "Ahmet'in arkadaşı yaramaz bir çocuktur. Fakat Ahmet uslu oturur."
Mehmet Yakut, tahta başında bir sevinç dalgasına tutulmuş gibi iki tarafa sallandı. Hepsini bildiği anlaşılıyordu. Telâşından dili dolaşarak başladı:
-Ahmet, isim. özel isim. Arkadaş, isim, cins ismi, madde ismi. Ahmet'in arkadaşı, bal gibi isim tamlaması!
-Efendim!..
-Bal gibi isim tamlaması.
-O da ne demek?.. Mehmet durakladı:
-Kitap yazıyor efendim.
-Hangi kitap, oğlum?
-Kitap değil efendim, defter. Senin yazdırdığın müsvedde defteri.
-Getir bakayım, nerede?
Sırasının üzerinde duran sarı yapraklı müsvedde defterini kaptı, sayfalarını karıştırdı, yarım dakika geçmeden aradığını buldu, muzaffer bir tavırla bana gösterdi.
Sahifenin ortasında şu cümleler yazılıydı:
"Hasan'ın babası fakir, fakat namuslu, değerli bir adamdı."
Hasan'ın babası, bal gibi isim tamlaması; fakir...
Birden şaşalamıştım, fakat sonra işi hemen anladım ve sınıf ortasında, okul hayatımın ilk büyük kahkahasını attım!
Mesele şuydu:
Bazen hoşuma giden, bazen de sinirime dokunan bir mısra veya bir deyim dilime dolanır ve artık günlerce, haftalarca kendimi ondan kurtaramam.
Bir arada bu, "bal gibi" deyimine takılmıştım. Daha önce duymamış mıydım bilmem, birdenbire kendimi bu iki kelimeye fena hâlde kapılmış buldum. Sıralı sırasız, münasebetti münasebetsiz, hep bunu söylüyordum. Bu iki kelime sınıfa bile benimle beraber girip çıkıyordu.
İşte bu günlerden birinde "Hasan'ın babası"nın isim tamlaması olduğunu bilmeyen bir çocuğa sinirlenmiş:
-Hasan'ın... babası!.. Bunu bilmeyecek ne var?.. Bal gibi isim tamlaması işte!., diye bağırmıştım.
Demek Mehmetçik de bunu ağzımdan çıktığı gibi yazmış, öylece bellemişti.
Ben "gülme nöbeti"ne tutulmuş gibi gülerken o, şaşkın şaşkın bana ve çevresine bakmıyor, dört yandan imdat bekliyordu.
Gülmem bitince, ona "bal gibi"yi nasıl anlatacağımı düşünmeye başladım. Bir hayli güçtü. Nihayet:
Yavrum, dedim, bal gibi demek - "Besbelli, meydanda" demek... Fakat bu deyimi kullanmamak daha doğru. Kibar bir deyim değil... Ben nasılsa söylemişim, hata etmişim... Anladın mı?..
Bunları sıkıla sıkıla söylerken, sınıf içinde ağzımızdan çıkacak her kelimeyi titizlikle seçmek gereğini bir kere daha anlamış bulunuyorum...
Mehmet Yakut'a beklediği notu verdim.
Sınıfa da o günden sonra -Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum- bir gayret geldi. Afsunlanmış gibi çalışmaya başladılar ve dönem sonunda başarı nispeti yüzde elliye çıkabildi...
Her yıl bu şube gibi bir sınıf okutmak zorunda olsaydım, muhakkak ki bu meslekte bu yaşa gelemezdim ve öyle sanıyorum ki Mehmet Yakut ile daha birkaç talebe bu sınıfta bulunmasalardı, ötekileri yedi ay okutmak gücünü de kendimde bulamayacaktım!
İyi öğrenci, aldığının hiç olmazsa yüzde ellisini verebilen, zeki ve çalışkan öğrenci, öğretmen için sonsuz bir güç hazinesi ve bir mutluluk kaynağıdır.
Fakat bunun aksi...
Evet, bunun aksi de o oranda korkunç bir felâket!..
Halide Nusret Zorlutuna
Benim Küçük Dostlarım
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek İçin :
Bu sayfanın yazıcı çıktısını almak için : Aşağıdaki Yazıcı Dostu Sayfa yazısına tıklayın. Bu sayfa Yeni bir pencerede resimler olmadan açılacaktır. Yeni pencerede en üst menuden "Dosya/File " - "Yazdır / Print " tıklamanız yeterli olacaktır.