|
Sümüklü Böcek
SÜMÜKLÜ BÖCEK / Tahsin Yücel (1933)
Sümüklüböcek hepimiz gibi bir böcekti. Ahım şahım bir böcek değildi öyle, kara kuru bir şeydi, dışarıdan bakanlar için hiçbir çekiciliği yoktu ama pek çirkin de sayılmazdı, istendi mi sevilebilirdi. Bütün böcekler hep öyle pınl pınl, hep öyle renk renk olmazlardı ya, her böcek her bakanın gözlerini kamaştırmazdı ya! Azdı öyle böcekler, sümüklüböcek çoğunluktandı, bakanların gözlerini kamaştırmayan sürü sürü böceklerden biriydi. Aynca, kendisi de önemsemezdi böyle şeyleri, gözle ilgili şeyler üzerinde durmazdı.
Sümüklüböcek içli bir böcekti. Zayıftı, güçsüzdü, sessizdi. Öksüz büyümüştü. Babasmı vurmuşlardı. Şu koca dünyada anacığından başka hiç kimsesi yoktu. Sümüklüböcek kimsesizdi. Anası üstüne titrer dururdu ama sümüklüböceği değiştiremezdi, herkesin içine getiremezdi onu, sümüklüböcek hep yalnız gezerdi. Gezdiği yerler güzel yerlerdi doğrusu, göğe doğru yükselen koca ağaçlar, terli otlar, yağmur sonlarının duru gökleri yalnızlığını unuttururdu. Hep yalnız yaşamıştı, bunun için yalnızlığın acısını bilmezdi. Yalnızlığın acısını bilmediği için de mutlu bir böcek olduğu söylenebilirdi. Ne var ki, o da bütün yalnızlar gibi çok düşünürdü. Uykular bir yana, düşünmediği an yok gibiydi. Pek öyle uyku da uyumazdı, geceleri gözlerini yıldızlara diker, saatler boyunca düşünür, düşünürdü. Anasını en çok üzen de buydu; zayıflığı, güçsüzlüğü, sessizliği düşünmekten sanırdı. Düşünmesine engel olmak isterdi. Anası düşünmesine engel olabilseydi, sümüklüböcek mutlu mu, dertli mi olurdu, güçlü mü, güçsüz mü olurdu, orasını kimsecikler bilemez ama bugünkü sümüklüböcek olmayacağına kuşku yoktu.
Anası sümüklüböceği bir türlü değiştiremedi. Sümüklüböcek hep sürdürdü düşünmesini. Gün geçtikçe daha çok düşündü. Uyku bile uyumuyor, uyursa da uykusunda düşüncelerinin düşünü görüyordu. Gittikçe zayıflayıp inceliyor, iğneye ipliğe dönüyordu. Anacığı bu durumu gördükçe için için eriyor, iki gözü iki çeşme, ağlayıp duruyordu ama sümüklüböcek bir türlü anlamak istemiyordu anasının kaygısını. Ona göre en büyük erdem düşünmekti, en büyük zenginlik iyi düşünceler, sağlam bilgilerdi. Bir böcek için daha büyük bir zenginlik tasarlayamıyor, böcekleri uzaktan tanıdığı için de bütün böceklerin aynı düşüncede olduklannı sanıyordu.
Evet, böyle, sümüklüböcek gözlerini yıldızlara dikiyor, düşünüyor, düşünüyordu. En sonunda gökte yıldızlar köreliyor, sümüklüböcek iyi düşüncelerin düşleriyle dolu bir tavşan uykusuna dalıyordu. 0 zaman anacığı kalkıyor, çevresinde dört dönüyor, şöyle biraz daha rahat, şöyle biraz daha fazla uyuması için aklına ne eserse, elinden ne gelirse yapıyordu ama çok geçmeden gökyüzü ağarıyor, çevrenin böcekleri sabah türküsüne başlıyorlardı. Anacığı küplere biniyordu, hemen dışan fırlıyor, bütün türküleri susturmak istiyor, böcekler kulak asmayınca da ağzına geleni söylüyordu. Komşu böceklerin aldırdığı bile yoktu; yoksul ananın yüzüne karşı gülüyor, seslerini büsbütün yükseltiyorlardı. Adını "Cadı" koymuşlardı, bu da onun kulağına kadar gelmişti ama ana yüreği bir şey dinlemiyordu ki.
Anası böceklerle cebelleşedursun, sümüklüböcek birden gözlerini açıyor, "Güneş ne kadar da yükselmiş! Şu böcekler de olmasa hiç uyanamayacağım anlaşılan, eksik olmasınlar!" diye söylenerek yerinden fırlıyor, anasının hazırladığı güzelim yemeklere el bile sürmeden alıp başını gidiyordu.
Bir bahar sabahı gene alıp başını gitmişti. İnceydi, sıskaydı ama hiç yorgunluk duymuyordu. Ne zamandır sağına soluna bakmadan yürüyüp duruyordu. Birdenbire kulağına bir ses geldi, irkildi, duruverdi. Duyduğu seslerin hiçbirine benzemiyordu bu ses, çok da uzaklardan gelir gibiydi. Garipti, duyulmadık bir sesti, ne ağıda, ne gülüşe, ne türküye benziyordu. Sümüklüböcek olduğu yerde kalakalmıştı. Sümüklüböcek birdenbire vurulmuştu bu sese. "Çok görmüş, çok düşünmüş, çok geçmiş bir yaratığın sesi olmalı, başka türlü olamaz," diye düşünüyordu. Kimi insanların yüzlerine bakarak içlerini anladıklarını sanan kimi insanlara benziyordu bu bakımdan.
Sesin geldiği yere doğru yürümeye başladı. Kendinde değildi, sarhoş gibiydi. En sonunda bir ağacın dibinde durdu. Kocaman bir ağaçtı, gövdesinin kabukları yarık yarıktı. Bu yarıklardan birinin içinde küçücük bir koza vardı. Sesin kozadan geldiğini anladı. Yavaş yavaş ağacın gövdesine tırmandı, usulca yanına geldi kozanın, durup dinledi. Kozannı içinde, görünmeyen bir kadın ağlıyordu ama nasıl ağlıyordu, nasıl ağlıyordu! Sümüklüböcek hiç böyle olmamıştı. Ne tuhaf! Hiçbir şey düşünemiyordu artık, yalnız bir bambaşka ağıt duyuyordu, yalnız ağlıyordu. Neden sonra kendini topladı, gözlerini sildi. Kozadaki kadının ağıdı da durmuştu. Sümüklüböcek kozaya biraz daha yaklaştı.
"Nedir derdin?" diye sordu.
Kozadaki kadın da onun ağladığını duymuştu.
"Senin derdin nedir?" dedi.
Sümüklüböcek duralamadı bile:
"Benim derdim sensin!" diye yanıtladı.
Kozadaki kadın önce inanmadı ama sonra ister istemez inandı; sümüklüböcek kozanın başından hiç aynlmadı bir daha. Kozanm içindeki kadın bir kelebekti. Kelebeklerin kanatları çıkmadan önce bir süre karanlık bir kozada kalmaları en büyük, en gerçek sevinçlerin acılardan, karanlıklardan sonra geldiğini anlasınlar diyeydi ama sümüklüböcek ona birdenbire vurulmuştu, kara günler yaşamasına gönlü elvermedi, sevdiğine karanlığı unutturmak istedi. Başardı da. Ne derlerse desinler, kelebek en iyi günlerini karanlık kozada geçirdi. Sümüklüböcek kelebeğin bir dakika dertlenmemesi için canını bile verirdi. Hiç ayrılmıyordu yanından, umut dolu, yaşamak dolu güzel şeyler söylüyordu. Çok şey biliyordu, bildiklerini, vardığı sonuçları anlatıyordu ona, gündüz güneşi, gece yıldızları anlatıyordu. Çok güzel bir şarkı vardır, bir yıldıza gönül vermiş bir sürüngenden söz eder. Sümüklüböcek o sürüngen gibi değildi, bilgili böcekti, yıldızların böcek olmadıklarını, böcek olmadıkları için de yıldızlara gönül verilemeyeceğini bilirdi. Kozadaki kadına yıldızların dünyalar kadar büyük, alabildiğine uzak olduklarını söylüyordu. Kozadaki kadına gelince, bunca bilgisinden dolayı sümüklüböceğe duyduğu hayranlığı saklayamıyordu ama sümüklüböcek övülmeyi sevmezdi nedense, sözü hemen değiştiriveriyordu. Durmadan konuşuyorlardı. Konuşmak, anlaşmak, sevmek ne güzel şeydi, iki olmak ne güzel şeydi! Sümüklüböcek yanızlığın korkunçluğunu yeni yeni anlıyordu. Gecenin ilerlemiş saatlerinde, kelebeğin uykusu gelince, sümüklüböcek ninniler söylüyordu ona. Kelebek uyumuş da olsa sümüklüböcek ninniyi sürdürüyor, coştukça coşuyordu, çünkü belki de en iyi, en güzel, en gerçek şeyleri bu yarı yalnızlık içinde, bu ninnilerde söylüyordu. Sabahları kelebeği türkülerle uyandırıyordu. Sonra birlikte geçirecekleri güzel günlerden söz ediyorlardı. Güzel günler her sabah biraz daha yaklaşıyordu. Bir gün oldu, beklenen gün doğuverdi. Kelebek kozayı delip çıktı. Çok güzel, kanatlarının güzel rengi yağmur sonu göklerini düşündürüyordu, ne hoş bir maviydi! Sümüklüböcek çok yorulmuştu, bitkindi, uykusuzluk canına okumuştu, elinde olmadan uyumuştu o sırada. Kelebek de uyandırmadı. Nedense bir tuhaf olmuştu. "Uyusun" diye düşündü. Sümüklüböceği alnından öptü, sonra usulca uçtu. Uçmanın, yeryüzünü yeniden görmenin sonsuz sevinci içindeydi. Bütün gün uçtu. Kanatlarının gök mavisine bütün böcekler bittiler, gözleri kamaştı. Bütün böcekler onunla dost olmak istediler ama her isteyen yanına yaklaşamadı, öyle güzeldi ki, yanında rahatça, çekinmeden, gözleri kamaşıp dili tutulmadan konuşabilmek her böceğin göze alabileceği bir şey değildi. Yalnız renk renk, pırıl pırıl böcekler yaklaşabildi yanına, kibar kibar konuştular, çabucak sevdiler birbirlerini. Gezdiler, tozdular, güldüler, eğlendiler, çiçekten çiçeğe kondular. Kelebek mutluluktan uçuyordu, her şeyi unutmuştu, sümüklüböceği de unutmuştu. Ancak akşamüstü anımsadı onu. Ona acıdı. Yanına dönmek istedi ama hiç acele etmedi, uçmanın, görmenin, beğenilmenin tadını çıkara çıkara, yavaş yavaş gitti ağacın yanına.
Sümüklüböcek kelebeği bütün bütün yitirdiğini sanmıştı. Sesini duyunca sevindi. Sevindi ya gene de şaşırdı, gözlerine güç inandı, kelebek ne kadar güzeldi! Ama kelebeğe güzel olduğunu söylemedi, başka şeyler söyledi, her zamanki şeyleri.
Kelebek sözlerini dinliyorsa da eskisi gibi dinlediği söylenemezdi. Öğleyin, ağaçların gölgesinde, çapkın bir böcekten güzel bir vals öğrenmiş, çok sevmişti. Hem dinliyor, hem arada bir şey söylüyor, hem de tek başına vals ediyordu. O böyle dönüp durdukça sümüklüböcek ne diyeceğini şaşırıyor, düşünceleri birbirine karıştırıyordu. Düşündüklerine inanan kimseler düşüncelerini söylerken dinleyenler gülerlerse, başka şeylerle ilgilenirlerse, doğru dürüst konuşamazlar genellikle, üstelik üzülürler, küçülürler. Sümüklüböcek gene de aldırmadı, kelebeği deli gibi seviyordu, ona güveni vardı. Bir zaman böylece konuştular. Derken yeşil ağaçlar kararmaya başladı. Kelebek havaya baktı.
"Akşam oldu," dedi, "sen bu akşam ne yapacaksın?"
Sümüklüböcek gözlerini kelebeğin gözlerine dikti, gülümsedi.
"Ne istersen onu yapacağız," diye yanıtladı.
Kelebek gülümsemedi. "Yapacağız" da ne oluyordu? "Ne yapacağız?" dememişti ki kelebek, "ne yapacaksın?" demişti. Kelebek ne yapacağını biliyordu; bu akşam büyük bir baloya çağrılmıştı. Bir an düşündü. Sümüklüböceği de götüremez miydi? Sümüklüböcek iyi bir böcekti, eşsiz düşünceleri vardı, doğrusunu söylemek gerekirse, onun o güzel türkülerini, o güzel ninnilerini başka hiçbir böcekten duymamıştı. iyilikleri unutulamazdı, sonsuz sevgisi unutulamazdı ama bugün konuştuğu böceklerin hiçbiri sümüklüböceğe benzemiyordu, hiçbiri sümüklüböcek gibi donuk renkli, sümüklüböcek gibi
hantal değildi: sümüklüböceğin baloya gelmesi ne de olsa tuhaf kaçacaktı, onu sürmüklüböcekle görünce belki de ayıplayacaklardı; sümüklüböceği baloya götüremezdi.
"Ben baloya gidiyorum bu akşam, senin ne yapacağını soruyorum" dedi.
Sümüklüböcek çok sarsıldı ama belli etmedi.
"Ben de burada kalırım, seni beklerim" dedi.
"Ama yalnız başına sıkılırsın" dedi kelebek, "ben belki çok geç dönerim."
Sümüklüböcek gülümsemeye çalıştı.
"Seni düşünürsem sıkılmam" dedi.
Kelebek baloya gitti.
Çok eğlendi, çok beğenildi. Kimseleri beğenmeyen yusufçuk böceği bile onunla kaç kez dans etti. Dans ederken pırıl pınl yeşil kanatlarını geriyor, yeşil kılıcını dimdik havaya kaldırıyor, kulağına güzel sözler fısıldıyordu. Kanatları gök mavisi kelebek uyumuyordu ama peri masallarını andıran düşler görüyordu.
Sabaha doğru, ağaca döndüğü zaman bile bu güzel düşler içinde yüzer gibiydi.
Sümüklüböcek hiç uyumamış, beklemişti. Kelebeğin güzelliğini öven türküler yakarak oyalanmaya çalışmıştı bütün gece, kelebek balodan dönünce hepsini söylemeyi düşünmüştü. Gel gör ki söyleyemedi, dili tutuldu sanki. Üstelik, kelebeğin uykusu vardı, yorulmuştu, hemen uyudu, yusufçuk böceği bu kez de düşünde çıktı karşısma.
Bu hep böyle sürüp gitti. Kelebek bütün gün dolaşıp eğleniyordu, her gece bir başka baloya gidiyor, her baloda el üstünde tutuluyor, hiçbir zaman gece yarısından önce döndüğü olmuyordu. Sümüklüböcekse, kelebek gelir de göremem diye, hiç aynlmıyordu ağaçtan. Kelebek için türküler, ninniler düşünüyordu. Kelebek uyurken ninnilerini söylüyordu ya türkülerini de söylemeyi göze alamıyordu bir türlü. Sümüklüböcek bir şeylerden korkar gibiydi. Büsbütün zayıflamıştı şimdi, görenler tanıyamazlardı ama kelebeği suçlamıyordu, deli gibi seviyordu çünkü. Kelebek de hep yorgun dönüyordu, fazla bir şey konuştukları yoktu. Eski günler neredeydi? Şimdi havadan sudan dan konuşuyorlardı yalnızca, başka bir şey konuştukları olmuyordu.
Sümüklüböceğe bunu bile çok gördüler.
0 pırıl pırıl, o renk renk ama dedikoducu böcekler çok geçmeden bu dostluğu anladılar. Kelebeğe de belli ettiler. Kelebekle sümüklüböceği konuştular. Anasından söz açtılar, güldüler. Onlarla birlikte kelebek de güldü. Donuk rengini alaya aldılar. Kelebek buna gülmedi, o kadar da kötü değildi. Sümüklüböceğe çok şey borçluydu; donuk renkli sümüklüböcekten bunca şey öğrenmeseydi, bu parlak renkli böcekler arasında böylesine parlayamayacaktı, böyle her sözünü can kulağıyla dinlemeyeceklerdi; hiç kuşkusuz, böylesine güzel olmasında bile sümüklüböceğin büyük payı vardı; sümüklüböcek böyle sevmeseydi, bu kadar güzelleşemezdi; sevginin her şeyi güzelleştirdiği sümüklüböceğin bulduğu bir gerçekti ama bunların hiçbirini söylemedi dostlarına, sümüklüböceğe acıdığını söyledi yalnız, yoksul bir böcek olduğunu, hiç yüzüne bakmamanın komşuluğa yakışmayacağını söyledi.
"Çok iyisin, çok alçakgönüllüsün, şekerim" dediler.
Ne olursa olsun, sümüklüböcekte dayanacak yürek kalmamıştı artık. Kararını verdi, her şeyi söyleyecekti. Kendine güveni vardı, dürüst böceklere yaraşır bir ömür yaşatabilirdi kelebeğe, onun için kötülükten başka her şeyi yapabilirdi. Kendisini beklediği gecelerde, gündüzlerde yaktığı türkülerin en güzel parçalarını biraraya getirerek uzun ama alabildiğine güzel bir türkü oluşturdu. Bu türküyü söylediği zaman, kelebek her şeyi anlayacak, canevinde duyacaktı. Bekledi, kelebek geldi. Bir yaprağın üstüne kondu. Yağmur sonu göklerini andıran güzelim kanatlarını açıp açıp kapıyordu. Keyfi yerindeydi, pek öyle yorgun da görünmüyordu; tam sırasıydı! Sümüklüböcek yaprağın altına geldi, türküsünü söylemeye hazırlandı ama tek sözcüğünü bile söyleyemedi.
"Seni seviyorum, kelebek," dedi yalnız.
Kelebek şaşırdı. Akıllı kelebekti, olanların hiçbirini unutmamıştı,
çoktan biliyordu, ama gene de şaşırdı işte. "Nereden belli?" diye sordu.
Sümüklüböcek geçmiş günleri anımsatmaktan utandı. Yalnızca sustu.
"Nerden belli?" diye yineledi kelebek. "Beni sevdiğini nasıl göstereceksin?"
Kelebek ne kadar değişmişti! Sümüklüböceğin gözleri doldu. "Öl de, öleyim!" diye yanıtladı.
Kelebek uzaklara baktı; hava kararmaya başlamıştı, baloya geç kalacaktı.
"Ölmek neye yarar o zaman?" diye sordu.
"Seni sevdiğimi göstermeye!" dedi sümüklüböcek. Kelebek güldü.
"O zaman da beni alamazsın ki!"
"Seni sevdiğimi iyice anlarsın ya! Bu kadarı bana yeter."
Kelebek uzaklara baktı gene, sonra gözlerini yumdu, şu son günlerde ne zaman sevgiden açılsa, aklına yusufçuk böceği geliyordu.
"Ben senden çok daha kolay bir şey isteyeceğim," dedi. "Yusufçuk böceğiyle evlenmemi sağlayabilir misin?"
Kelebek ne kadar da değişmişti! Sümüklüböcek bir an bile duralamadı.
"Elimden geleni yapacağım, bu işi başaracağım!" dedi.
Kelebek baloya geç kalacaktı, uçup gitti. .
Sümüklüböcek gidip yusufçuk böceğini buldu. Neler neler söylemedi. Önce güzel şeylerden, iyi şeylerden başladı. Kelebeğin iyiliğini, güzelliğini övdü ona ama yusufçuk böceğinin böyle şeylere karnı toktu. Yusufçuk böceği zengin böcekti, daha da zenginleşmek istiyordu, dünyanın en zengin böceği olmayı koymuştu aklına. Böcekler için de zenginlik renkti. Örneğin yusufçuk böceğinin kanatlarındaki yeşil başka hiçbir böcekte bulunmayan bir zenginlikti ama o bununla yetinmiyor, gökkuşağının bütün renklerini ele geçirmek istiyordu; gökkuşağının bütün renklerini ele geçirdiği zaman böceklerin en zengini olacaktı. O zaman sümüklüböcek kelebeğin kanatlarındaki yağmur sonu mavisini övdü. Gökkuşağı da yağmur sonlannda görünmez miydi?
"Bak, bunu düşünmemiştim! Çok yaşa!" dedi yusufçuk.
Yusufçukla kelebeğin düğününe yoksul, zengin bütün böcekler çağrılıydı. Sümüklüböcek de elbette ama bu düğünde kimsecikler göremedi onu; anacığının dizinde ağlıyordu.
Yusufçuk böceği kanatları yağmur sonu göklerini andıran güzel kelebeği alıp bir başka kente gitti. Sümüklüböcek neredeyse çıldıracaktı. Artık her şey bitmişti ama düşünmeden edemiyordu ki! Düşündükçe düşünüyor, dertlendikçe dertleniyor, inceldikçe inceliyordu. Çok geçmeden anacığını da yitirdi. Kadıncağız gene bir sabah böcekleri susturmak için bağıra çağıra dışarı çıkmıştı. Adını söyleyemeyeceğim bir böcek uşaklarına emir verdi, sümüklüböceğin anasını iyice dövdüler. Gözleri daha o akşam yumuluverdi. Bütün böcekler rahat bir soluk aldılar, sömüklüböceğin yaşlı anasının sözü bile edilmedi bir daha. Böcekler arasında çok şeyler vardı konuşulacak; yusufçukla kelebeğin gittiği kentten her gün yeni bir haber geliyordu; şu yusufçuk vefasızın biriymiş, kelebeğin kanatlarındaki bütün maviyi almış, sonra da yüzüstü bırakmış zavallıyı; bir arının yapışkan sarısına tamah etmiş; balayı yolculuğuna çıkmışlar; zavallı kelebeğin nerede olduğu bile belli değilmiş!
Sümüklüböcek bunları duyunca deliye döndü. Önce kelebek gelir diye bekledi. Gelseydi, hiçbir şey sormadan bağrına basacaktı onu. "Kanadının mavisini ne yaptın?" demeyecekti, sümüklüböcek onun mavisini sevmemişti ki.
Kelebek gelmedi. Gelmeyince sümüklüböcek yolculuğa hazırlandı. Demir asa demir çarık, gidecekti, bulacaktı onu, duyulmadık türküler söyleyecekti, mavinin, yeşilin hiçliğini anlatacaktı, avutacaktı onu. Bu yolculuk uzun yolculuktu, belki hiçbir zaman bitmeyecekti. Bunun için, düşüne düşüne kazandığı bütün bilgileri biraraya getirerek oyum oyum yüreğinin biçiminde, sırtında taşıyacağı bir ev yaptı, yola çıktı.Sonra boynuzları büyüdü,sümüklü böceğin boynuzlarının ucunda gözleri vardı,yukarılarda kelebeği araya araya büyümüştü boynuzları.
Sümüklüböcek şimdi hâlâ yoldadır, kelebeği arar durur. Yağmur sonlarında bahçenize çıkarsanız, görürsünüz; gözleri göklerde, yürür gider. Belki yağmur sonu gökleri kelebeğin kanatlarını andırdıgı için, belki başka bir nedenle. Ne olursa olsun, sümüklüböcek hâlâ gider yolunda ama söylenenlerin tersine, budala bir böcek değildir, düşünen bir böcektir yalnızca. Yavaş gitmesi bundandır. Geçtiği her yere parlak bir yol çizer incecikten. Bu parlak yol sümüklüböceğin en güzel düşünceleridir. Bilginler bu parlak yola eğilselerdi, çok şeyler bulabilirlerdi ama sümüklüböceği küçük gördüler, eğilmediler yoluna, büyük büyük şeyler aradılar.
|