|
KURBAĞALAR
KURBAĞALAR
Kurbağayı kaynar suya atmaya kalktığımızda sıçrayıp kendisini dışarı atar ve hayatını kurtarırmış kurbağacık; ama normal ısıda bir suya atıp suyu yavaş yavaş ısıtırsanız o da suya yavaş yavaş uyum sağladığı için kasları gevşermiş ve farkına bile varmadan haşlanarak ölürmüş.
Bu nedir, diye soruyorsanız öyle bir öykücük...
Önce hangisiydi, hangi sırayla yaşandı bugüne gelinceye kadar olaylar, zaman sırasına dizmek bile güç.
Minderler, şilteler, divanlar, sedirler gözden düştü; yerlerine "kanepe” geldi, "koltuk" geldi. Dolaplar "büfe" oldu, "konsol" oldu, "gardrop" oldu. Dili dönmediği için "gardrop" yerine "gardolap" diyenlerle dalga geçe geçe öğrettik onlara da "doğru"sunu. Ocaklar "şömine"ye dönüştü. "Dö-piyes” leryetmedi. "tayyör"lergeldi.
"Çay-kahve... Bir şey alır mısınız?" teklifini, hiç yadırgamadan, "Çay alayım." diye yanıtlamaya başladıktan sonra banyo "alma"lar, duş "alma"lar çoğaldı. Ardından müzik "yapmak", sinema, tiyatro "yapmak" geldi; çok doğal karşıladık. “The Marmara”nın "the"sı birkaç aydınımız dışında kimseyi harekete geçiremeyince "continentaî"ler, "regency"ler geldi. "The Marmara"nın sırasında "Taksim Square Hotel" hazırlıklarını tamamladı, açıldı açılacak.
"Radyo" diye alıp benimsediğimiz sözcük, "radio"ya döndü. Yetmedi. Adı sözde Türkçe olan radyolar açtığımızı İngilizce duyurduk ilgilenenlere:
My dream radio
on the air "MyDonose"
Bunun da yetmeyeceği belliydi. Adı "XL" olan radyomuz bile var bugün. Adı bu olan radyo, Türkçe duyuracak değil ya yayına başladığını! Şöyle duyurdu:
Extra Large Music
Extra small talk
"XLRadio"
Yanılıp da kendilerine "Radyo 5" gibi Türkçe bir ad vermiş olanlar pek pişman oldular bundan; hiç değilse sloganı İngilizce yapmanın yollarını aradılar ve buldular:
Radyo 5 It'sfresh
Sinemalarımız biz hiç farkında olmadan ad değiştirdi. Meğer ne kadar yakından izlerlermiş Batılılaşma hamlemizi! Çocukluğunuzda gittiğiniz sinemaların adlarını düşünün. Şimdikiler için bir şey düşünmemize gerek yok; ben sıralayacağım adlarını az sonra. Bir gün birine, birkaç ay sonra berikine gidince fark etmiyor insan; ama bütün o sinemaların adlarını aynı anda karşısında görünce?Tuhaf! İşte İstanbul'un, gazeteler tarafından harf sırasına konmuş belli başlı sinemaları:
Akatlar MAYADROM Altunizade CAPITOL
Ataköy ATRIUM Avcılar CINEMETRO
Avcılar STANDART Bahçelievler HOLIDAYPLEX
Bahçeşehir CINEMAX Bakırköy CARAUSEL
Bakırköy CINEMA74 Bayrampaşa CINEBAY
Beyoğlu ALKAZAR Beyoğlu SÎNEPOP
Etiler MO VIEPLEX Etiler PARLIAMENT CC
Fenerbahçe PYRAMID Fındıkzade CINEMASS
Florya PRESTIGE Kadıköy BROADWAY
Kadıköy HOLLYWOOD Kadıköy REXX
Kozyatağı CINEPOL Maltepe GRANDHOUSE
Maslak PRINCESS Mecidiyeköy CINEPLEX ODEON
Sıkıldınız mı? Ben sıkıldım. Bildiğiniz gibi alfabede daha çok harf var ve İstanbul'da daha çok sinema... Sinemalar cephesinde durum budur!
Üniversitelerimizin en iyileri zaten çoktandır eğitim ve öğretimde tümüyle İngilizceye geçmişti. İngilizce öğretme yaşını daha aşağılara, daha aşağılara çekmek için elimizden geleni yaptık. İlkokul öncesinde İngilizce öğretmeye başladık artık. Anaokullanmızda İngilizce dersi var. Anaokuluna gidemeyen bebelerimize yaygın eğitimle, yani özel televizyonlarımız aracılığıyla İngilizce öğretiyoruz. Anadilini bütün incelikleriyle asla öğrenemeyecek olan çocuklarımız, televizyon ekranlarında "My name is Nazlıcan." dedikçe gururla şişiyor göğsümüz. Unesco'nun yabancı dille eğitim yapan bir okula uluslararası statü kazandırmak için öne sürdüğü "anadilini çok iyi derecede öğretmek" koşulunu bile görmezden geliyoruz. Yîne Unesco'nun, yabancı dil öğretiminin alt sırrın "9 yaş" olarak belirlemesi umurumuzda olmuyor. Şimdi çocuklarımıza doğduğu andan itibaren İngilizce öğretmenin yollarını arıyoruz. Çok kısa bir süre içinde bulacağız. İngilizce ninni kasetleri, İngilizce konuşan oyuncaklar çok iyi iş yapacak. Rüyalarını İngilizce görmelerini sağlayabilir miyiz? Neden olmasın? Uğraşırız.
Yağ keçesi satan dükkânların bile,
O'ring
Keçe
Packing
gibi levhalar koymasını nasıl başardık?
Herhangi bir iş başvurusunda aradığımız ilk özellik yabancı dil bilmek. Bu o kadar gerekli ki, iş İlanlarını bile İngilizce veriyoruz. Hele yabancılar tarafından yönetilen işyerlerinde bütün toplantılar İngilizce yapılıyor. İş dünyası tümüyle İngilizce çalışıyor, İngilizce düşünüyor. Devlet dairelerinde bile İngilizce bilmek "terfî" nedeni. Kimse o elemanın kendi konusunda ne kadar bilgili ve donanımlı olduğuyla ilgilenmiyor.
Eskiden yabancı hastaneler, "Fransız Lape (La Paix) Hastanesi" gibi adlarda açılırdı. Şimdikiler "Academic Hospital", American Hospital" gibi adlarla açılıyor. "Hastane" yerine "hospital" dediğimizi unuttuğumuzda "International Hospital Hastanesi" gibi ilginç (!) söyleyişler yakalıyoruz. Su ısındıkça çeşit artıyor. Hem "Kent Bank"ımız var, hem "Site Bank"ımız,hem de "CITIBank"ımız.
"Arinni Clothes" adıyla ne satıldığnı merak etmiyoruz; "between" biçimindeki sözcük oyunlarına bayılıyoruz. Yabancı markaların kendi dilleriyle dolaşımda olmasını hem doğal karşılıyoruz, hem de onlara öyle özeniyoruz ki kendi ürettiğimiz mallara da yabancı adlar buluyoruz. "İtalyan ürünlerine boykot" çağrıma uyan çapulcu takımının şerrinden kendimizi korumak gerektiğinde bu büyük sırımızı "ifşa" ediyor, Türk firması olduğumuzu, İtalya'yla ya da başka bir yabancı ülkeyle ilişkimizin bulunmadığını açıklamak zorunda kalıyoruz. Adlarımız Yusuf, Mahmut Tuncer ise, bundan harika bir" Japon" markası oluşturabilmenin keyfini yaşıyor, "YU-MA-TU" buluşuyla, ulusal gururumuza gurur katıyoruz. Yaptığımız ütüye "Zass" markasını verirken, piyasaya Türkçe adla ürün sürmenin risklerinden kendimizi korumuş oluyoruz. Türkçe adla mal üretmek, o malın elde kalma tehlikesini göze almayı gerektiriyor. Satışa sunduğumuz kravata "Damat" adına verirken yüreğimiz titriyor; keşke "dük" deseydik, "kont", "valetta", "fîgaro"... Başka bir ad bulsaydık, diye düşünüyoruz. Çünkü bir ürüne Türkçe ad vermek ciddi bir cesareti gerektiriyor.
Gazetelerimiz "Müziğe ve eğlenceye açılan "doors" diye manşet çünkü kırk yıllık (hangi kırk?) "paşa" sözcüğünü "Pasha" diye yazıp pazar ekimize ad yapıyoruz. TV fîlmlerimizin "Jenerik"inde "production", "post production" gibi sıralamalar yapılıyor, yönetmenlerimiz adlarından önce "by" diye yazdırıyor (Bkz. "Propaganda" fîlminin afişleri: "By Sinan Çetin")
Siz de bir uyuşukluk hissediyor musunuz kendinizde? Ben parmaklarım bile oynatamıyorum artık. Tatlı bir uyuşukluk...
Kim ısıtıyor bu suyu bu kadar?
FEYZA HEPÇİLİNGİRLER
|